İbâdetlerin önemi
Soru: İbâdet nedir?
Cevap: İslâmiyete uymaya, ibâdet etmek denir.
Müslüman, Allahü teâlâ emrettiği için, vazîfeleri olduğu için ibâdet eder.
İslâmiyetin emirlerinde ve yasaklarında, kulların dünyaları ve âhyretleri için
nice faydalar bulunmakla berâber, ibâdet ederken, Allahü teâlânın emri olduğunu,
kulluk vazîfesi olduğunu düşünmek, niyet etmek lâzımdır.
Böyle düşünmeden yapılan iş, ibâdet olmaz. Din
ile ilişiki olmıyan bayağı bir iş olur.
Meselâ, namaz kılan kimse, Allahü teâlânın
emrini yerine getirmeyi ve kulluk vazîfesini yapmayı niyet etmeyip, namazın bir spor
olduğunu düşünürse, ibâdet etmiş olmaz, spor yapmış olur.
Oruç tutanyn da, yalnız mideyi dinlendirmeyi, perhîz
yapmayı düşünmesi, orucun sahîh ve kabûl olmamasına sebep olur.
Soru: Îmândan sonra ilk lâzım olan nedir?
Cevap: Her müslümanın, doğru, düzgün bir
îmâna sahip olduktan sonra, müslümanlığı ya'nî dînin emir ve yasaklarını iyice
öğrenmesi lâzımdır. Çünkü dînini bilmeyen kimse, her an yanlış birşey yapıp
dinden çıkabilir. Peygamber efendimiz, (İlim bulunan yerde müslümanlık vardır.
İlim bulunmayan yerde müslümanlık kalmaz) buyurmuştur.
Din, en güzel, en doğru şekilde ancak ilmihâl
kitaplarından öğrenilir.
İlmihâl kitabı, bir müslüman için öğrenilmesi
zarûrî olan îmân ve ibâdet bilgilerini anlatan kitaptır. Bunun için her
müslümanın elinin altında, gerektiğinde bakabileceği güvenilir bir ilmihâl kitabı
bulundurması lâzImdır.
Soru: Tefsîr ve hadîs kitaplarından din
öğrenilir mi?
Cevap: Tefsîr ve hadîs kitaplarından din
öğrenilmez. Birinin önüne tefsîr kitabı koyup bunu oku, dîni öğren demek, ilk
okul çocuğunun önüne yüksek matematik kitabını koyup buradan matematik öğren,
demek gibidir.
Soru: Îmân edip, ilim öğrendikten sonra ne yapmak
lâzımdır?
Cevap: Îmân edip gerekli ilimleri öğrendikten
sonra, ibâdet yapmak lâzımdır. Böyle yapılmazsa bu da tehlikelidir. Bunun için
îmâna kavuştuktan sonra, farzları yapıp harâmlardan kaçınmak lâzımdır. Her
mü'min, farzları ya'nî cenâb-ı Hakkın emirlerini yapmaya ve harâmlardan ya'nî
yasak ettiği şeylerden kaçınmaya mecburdur. Bir müslümana îmândan sonra farzları
ve harâmları öğrenmek, bilmek de farzdır.
Soru: Dînin emirlerini yapmakta bir sıra var
mıdır?
Cevap: Dînin emir ve yasaklarını yapmakta da
sıra vardır. Îmân ettikten sonra, önce harâmları, sonra da farzları öğrenmek ve
yapmak lâzımdır. Farzları yapmayan mü'minlerin, sünnetleri, nâfile ibâdetleri
kabûl olmaz. Ya'nî bunlara sevâb verilmez.
Bir kimse, bir farzı özürsüz terk ederse, bu farz
borcunu ödemedikçe, bu cinsten olan hiç bir nâfile ibâdetine ve sünnetine sevâb
verilmez.
Meselâ, zengin bir kimsenin zekât borcu var. Zekât
borcu olduğu hâlde, hayır hasenat yapıyor, sadaka veriyor. Hâliyle zekâtını
ödemediği için bunlardan hiç sevâb alamaz. Çünkü, cenâb-ı Hak bundan önce
zekât vermesini istiyor.
İbâdetlerde niyetin önemi
Soru: İbâdetlerdeki niyetin önemi nedir?
Cevap: Müslüman her işinde, "Ben bunu ne
için ve kimin için yapıyorum" diye düşünmesi lâzımdır. Mubâhları yaparken
de niyeti düzeltmek lâzımdır. Mubâh, dînimizce emir veya yasak edilmiyen şeylerdir.
Bunlar iyi niyetle yapılırsa sevâb, kötü niyetle yapılırsa günâh olur.
Meselâ bir kimse, övünmek, hava atmak, gösteriş
yapmak için veya kadınları, kızları avlamak için şık giyinirse, günâh işlemiş
olur. Ancak, bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirken de
maksadı, câmiye saygı, câmide yanında oturan müslümanları incitmemek, temiz,
sıhhatli olmak, islâmın haysiyetini, şerefini korumak ise, her niyeti için ayrı
sevâb kazanır.
İnsan, mubâh bir işe başlarken, niyetine dikkat
etmelidir. Niyeti iyi ise, o işi yapmalıdır.
Niyeti, yalnız Allahü tealâ için olmazsa,
yapmamalıdır. Hadîs-i Şerîfte, (Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize,
mallarınıza, bakmaz. Kalblerinize ve amellerinize bakar) buyuruldu. Ya'nî, Allahü
teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, yaptığı hayırlara, ibâdetlere, malına,
rütbesine bakarak sevâb vermez.
Niyet ve Amel
Bunları ne düşünce ile, ne niyet ile yaptığına
bakarak, sevâb veya azâb verir.
Günâhlar, niyetsiz veya iyi niyet ederek işlenirse,
günâh olmaktan çıkmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadîs-i
şerîfi, ibâdetlere ve mubâhlara niyete göre sevâb verileceğini bildirmektedir.
İyi niyetle harâm işlenir mi?
Soru: Harâmlar iyi niyet ile işlenebir mi?
Cevap: Harâmlar iyi niyet ile yapılsa da, asla
mubâh olamaz. Ya'nî harâmlara hiçbir zaman sevâb verilemiyeceği gibi, özürsüz
harâm işleyen, muhakkak günâha girer. İyi niyeti, onu günâhtan kurtarmaz. Bir kaide
vardır dînimizde: "Harâm işliyerek ibâdet yapılmaz!"
Meselâ, birisine farz olan emr-i ma'rûfu yapmak,
ya'nî islâmiyeti anlatmak için, ona yakınlaşmak maksadıyla, onunla beraber içki
içemez. Burada iyi niyetin yeri yoktur.
İbâdetleri harâm işliyerek yapmak câiz
değildir. Harâm işliyenlerin ibâdetleri sahîh, ya'nî geçerli olur. Ya'nî
borçlarını ödemiş olurlar ise de, sevâb kazanmazlar.
Harâm, iyi niyet ile işlenirse, yine günâh olur.
Böyle işleri yapmamak sevâbdır. Bilerek yaparsa, büyük günâh olur.
Harâmdan kaçmak
Soru: Harâmdan kaçmaya sevâb verilir mi?
Cevap: Allahü teâlâdan korkarak, harâmdan, O
yasak ettiği için sakınan, vazgeçen sevâb kazanır. Başka bir sebep ile harâm
işlemezse günâhından kurtulur, sevâb kazanmaz.
Harâm olan birşeyi, meselâ içkiyi, din yasak
ettiği için değil de midesine dokunduğu için içmese, bu kimse sevâb alamaz.
Harâma helâle dikkat etmiyen ba'zı kimseler, (Sen
kalbime bak, kalbim temizdir. Allah kalbe bakar) diyorlar. Bu söz dîne aykırıdır.
Bir kişinin kalbinin doğru ve temiz olduğuna alâmet, dînin emir ve yasaklarına
uymasıdır. Böyle söyliyenlerin maksadı, müslümanları aldatmaktır. Bunların bu
sözlerine değer verilmez. Günâhlar içinde yüzen kimsenin, benim kalbim temiz demesi,
lağım çukurundan çıkartılan kimsenin, "Benim üzerimde birşey yoktur.
Elbiselerim tertemizdir" demesine benzer.
Niyet Kötü Olursa!
İbâdetleri yaparken kötü niyet
karıştırmamalıdır. Farzlar yapılırken, kötü niyetler de karışırsa, borç
ödenmiş, cezâdan kurtulmuş olursa da, bildirilen o büyük sevâba kavuşamaz.
Meselâ kişi başkalarının da görmesi için
namazını herkesin gözü önünde kılarsa veya yalnızken çabuk çabuk kıldığı
hâlde, başkalarının yanında uzun ve ta'dili erkân üzere kılarsa, ibâdetine kötü
niyet karıştırmış olur.
Niyeti düzeltmek için
Soru: Niyeti düzeltmek için ne yapmalıdır?
Cevap: Düzgün niyet edilmedikçe, hiçbir farz
kabûl olmaz. Bunları yapabilmek için de ilim lâzımdır. Hadîs-i Şerifte, (Bir
saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevâbdır) buyuruldu.
Câhil sofu, şeytanın maskarası olur.
İslâmiyete uymıyan şeylerin hiçbirisini Hak
teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye de sevâb verilmez.
Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak ve
sevâb kazanmak niyeti ile farzları, sünnetleri yapmağa ve harâmlardan ve
mekrûhlardan kaçınmağa, ya'nî ahkâm-ı islâmiyeyi yerine getirmeye (İbâdet
etmek) denir.
Din bilgileri
Soru:Din bilgileri akıl ile anlaşılır mı?
Cevap: İslâm bilgileri ikiye ayrılır: Madde,
fen bilgileri ve din bilgileri. Din bilgileri, yalnız nakil ile anlaşılır.
Bunların kaynağı, Kur'ân-ı kerîm ile hadîs-i
Şerîflerdir. Madde ve fen bilgileri his organları ve akılla anlaşılır.
His organları ile anlaşılan şeylerin bir sınırı
vardır. Bu sınırların dışında olan bilgiler his organlarımız ile anlaşılamaz
veya yanlış anlaşılır. His organlarımız ile anlıyamadığımız şeyleri, akıl
ile bulur, anlarız. Bunun gibi aklın da bir anlayış sınırı vardır. Bu
sınırın dışında olan bilgileri, akıl bulamaz ve anlıyamaz.
Akıl ve nakil
Akıl, erişemediği şeyleri anlamağa kalkışırsa
yanılır, aldanır. Böyle bilgilerde akla güvenilemez.
Meselâ, Allahü teâlânın sıfatları, Cennette ve
Cehennemde olan şeyler, ibâdetlerin nasıl yapılacağı ve din bilgilerinin çoğu
böyledir. Akıl bunlara eremez.
Bu bilgilerde akıl ile nakil çatışırsa, nakle
ya'nî peygamber efendimizden bildirilenlere uyulur, aklın yanıldığı anlaşılır.
O hâlde, peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla
danışmaksızın inanmaktan başka çâre yoktur.
Ef'âl-i mükellefîn
Soru: Mükellef kime denir?
Cevap: Akıllı ve bülûğ ya'nî ergenlik
çağına giren erkek ve kadınlara "Mükellef" denir. Mükellef olan kimse,
Allahü teâlânın emir ve yasaklarından sorumludur. Dînimizde, mükellef olan kimseye,
önce îmân etmek ve sonra da ibâdet yapmak emrolunmuştur.
Soru: Ef'âl-i mükellefîn nedir?
Cevap: Ef'âl-i mükellefîn, dînimizin
emirlerinden ve yasaklarından sorumlu olan kimselerin yerine getirecekleri vazîfelerin
hükümlerini belirten bir terimdir. Bir kimsenin her türlü davranışı bunlardan
birinin içine girer. Ef'âl-i mükellefîn sekizdir:
1- Farz: Dînimizin, yapılmasını açıkça ve
kesin olarak emrettiği şeylere farz denir. Farzları terketmek harâmdır. İnkâr eden,
kabûl etmiyen kâfir olur. Dinden çıkar. Farz iki çeşittir: Farz-ı ayn: Müslümanın
bizzat kendisinin yapması lâzım olan farzdır. Meselâ, beş vakit namaz kılmak.
Ramazan ayında oruç tutmak farz-ı ayndır. Farz-ı kifâye: Müslümanlardan bir
kaçının veya sadece birisinin yapması ile, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu
farzlardır. Meselâ, cenâze namazı kılmak, cihâd etmek farz-ı kifâyedir.
2- Vâcib: Farzdan sonra gelen emirlerdir. Bayram
namazı kılmak, kurban kesmek, vitir namazı, fitre vermek vâcibdir. Vâcibi terk etmek,
tahrimen mekrûhtur.
3- Sünnet: Peygamber efendimizin yapılmasını
övdüğü, yâhut devam üzere kendisinin yaptığı veyâhut yapyılırken görüp de
mâni olmadığı şeylere denir. Sünnet iki çeşittir:
Sünnet-i müekkede: Peygamber Efendimizin
devamlı yaptıkları, pek az terkettikleri kuvvetli sünnetlerdir. Ezân okumak,
cemâ'atle namaz kılmak gibi.
Sünnet-i gayrı müekkede: Peygamber
efendimizin, ibâdet maksadı ile ara sıra terkederek yaptıklarıdır. İkindi ve yatsı
namazlarının dört rek'atlık ilk sünnetleri böyledir.
4- Müstehab: Buna mendub da denir. Sünnet-i
gayrı müekkede hükmündedir. Peygamber efendimizin ara sıra yaptıkları ve
sevdikleri, beğendikleri husûslardır.
5- Mubâh: Yapılması emir olunmıyan ve yasak
da edilmiyen şeye mubâh denir. Ya'nî günâh veya sevâb olduğu bildirilmemiş olan
iştir. Yapanın niyetine göre sevâb veya günâh olur. Yiyip içmek, uyumak, giyinmek
gibi işler mubâhtır.
6- Harâm: Dînimizin "yapmayınız"
diye açıkça yasak ettiği şeylerdir. Harâma, helâl diyenin ve helâle, harâm
diyenin îmânı gider, kâfir olur.
7- Mekrûh: Allahü teâlânın ve Muhammed
aleyhisselâmın, beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylerdir. Mekrûh
iki çeşittir: Tahrimen mekrûh: Harâma yakın olan mekrûhtur. Bunları yapmak
azâba sebep olur. Tenzîhen mekrûh: Helâle yakın olan, yapılmaması
yapılmasından daha iyi olan işlerdir.
8- Müfsid: Meşrû olan bir işi veya
başlanmış olan bir ibâdeti bozan şeydir. Namazda gülmek, oruçlu iken bilerek
birşey yemek ve içmek gibi. |